UZMANLAR İÇİN BİLGİLER
Nozokomiyal enfeksiyonlar ve antimikrobiyal direnç, Avrupa Parlamentosu ve Konseyi'nin 2119/98/EC Sayılı Kararı uyarınca bulaşıcı hastalıkların düzenli olarak Avrupa Topluluğu internet ağında saklanması hakkındaki 22 Aralık 1999 tarih ve 2000/96/EC sayılı Komisyon Kararı'nın ekinde yer alan Ek 1'de listelenen iki özel sağlık konusudur.
Nozokomiyal enfeksiyonlar hastanede kazanılan enfeksiyonlarla ilişkilidir. Günümüzde ise “Sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonlar” terimi tercih edilmektedir; çünkü yalnız hastanede kazanılan enfeksiyonları değil aynı zamanda uzun dönemli bakım hizmetleri, bakım evleri, evde bakım vb. gibi sağlık bakımının sağlandığı diğer ortamlarda kazanılan enfeksiyonları da kapsamaktadır.
Mikroplar olarak da adlandırılan mikroorganizmalar bakterileri, virüsleri, mantarları ve parazitleri içerir.
Antimikrobiyaller, canlı organizmaları öldürmek veya çoğalmasını durdurmak için üretilen tıbbi ürünlerdir ve bunlardan bazıları aşağıda verilmiştir:
Antibakteriyaller (çoğunlukla antibiyotikler olarak adlandırılırlar ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı aktiftir),
Antimikobakteriyel ilaçlar (spesifik olarak tüberküloz ve diğer mikobakteriyel enfeksiyonlara karşı aktiftir),
Antiviraller (influenza, HIV, herpes enfeksiyonları gibi viral enfeksiyonlara karşı aktiftir),
Antifungaller (fungal enfeksiyonlara karşı aktiftir),
Antiparaziter ilaçlar (parazitlerin yol açtığı sıtma ve diğer enfeksiyonlara karşı aktiftir).
Tedavi veya profilaksi için kullanılan bir veya birkaç antimikrobiyale karşı dirençli olma anlamına gelen antimikrobiyal direnç bir hastalık değil, 2000/96/EC sayılı Komisyon Kararı'nda listelenen bulaşıcı hastalıklardan sorumlu her mikroorganizma için ve bunun yanı sıra nozokomiyal enfeksiyonlar ve sağlık bakımı ile ilişkili diğer enfeksiyonlar için geçerli olabilen bir özelliktir.
Çoklu ilaç dirençli türler dahil olmak üzere antimikrobiyal dirençli mikroorganizmalar çoğunlukla sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonlardan sorumludur; fakat ayrıca hastane dışındaki hastalarda görülen enfeksiyonlardan da sorumludurlar ve sağlıklı bireylerde, evcil hayvanlarda ve çevrede normal bakteriyel floranın bir parçası olarak görülebilirler. Bununla birlikte, enfeksiyonlardan da sorumludurlar ve gıda üreten hayvanlardan ve bazen de gıdalardan izole edilirler.
Diğer taraftan, sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonların çoğu antimikrobiyallere karşı dirençli olmayan mikroorganizmalardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, bu iki kavram gerçekte birbirinden oldukça farklıdır; fakat tarihsel ve profesyonel nedenlerle çoğu kez birlikte değerlendirilmektedir.
Antimikrobiyal direnç, bir mikroorganizmanın (örn., bakteri, virüs veya sıtma paraziti gibi bir parazit) antimikrobiyal bir ajanın etkisine karşı direnç gösterebilmesidir.
Bu bir bakıma mikroorganizmanın çevresine uyum sağlamasıdır. Her tür antimikrobiyal kullanımı, mikroorganizmayı ya uyum sağlamaya ya da yok olmaya zorlar.
Mikroorganizmalar koloniler oluştururlar ve insanları veya hayvanları enfekte ederler. İnsanlar ve hayvanlar antimikrobiyal tedavilere karşı direnç göstermezler; bakteriler ve diğer mikroorganizmalar direnç gösterebilirler.
Antimikrobiyal direnç, bu mikroorganizmanın neden olduğu enfeksiyonu tedavi etmek veya önlemek amacıyla antimikrobiyal ajanın etkisinin azalmasına veya yok olmasına neden olur.
Bakteriler için antibiyotik direnci, bakterilerin herhangi bir antibiyotiğin varlığına rağmen üreyebilmesi ve enfeksiyon yapabilmesidir.
Spesifik antibiyotikler bakterileri öldürme veya çoğalmasını durdurma özelliklerini kaybettiğinde bakteriler antibiyotiklere karşı direnç gösterir.
Bazı bakteriler belli antibiyotiklere karşı doğal olarak dirençlidir (içsel veya doğal direnç).
Normalde antibiyotiklere karşı duyarlı olan bazı bakterilerin genetik mutasyon (kazanılmış direnç) sonucu direnç göstermesi daha endişe verici bir sorundur.
Buna ek olarak, bir bakteri türündeki antibiyotik direncini kodlayan genler, insan vücudu içerisinde, genetik materyal değişimi yoluyla diğer bakteri türlerine kolayca yayılabilmekte ve onların da direnç kazanmalarına yol açabilmektedir.
“Ekolojik alan” mücadelesinde, antibiyotikler etraflarında dolaşan ve hala duyarlı olan bakterileri yok ettiği için dirençli bakterilerin hepsi ayıklanır.
Antibiyotik dirençli tüm bakteriler, antibiyotik karşısında hayatta kalarak çoğalmaya devam etmekte ve hastalığın daha uzun sürmesine ve hatta ölüme yol açmaktadır.
Antibiyotik dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlar, daha ciddi yan etkileri olabilen ve daha pahalı olabilen farklı antibiyotiklerin kullanımına yol açabilir ve daha uzun bir tedaviyi gerektirebilir. Ayrıca, antibiyotik dirençli bakterilerin tedavisi, hasta tarafından evde alınabilen oral antibiyotikler yerine hastane ortamında uygulanan intravenöz antibiyotik tedavisini gerektirebilir.
Antibiyotik dirençli bakteriler bir kez insan vücuduna yerleştiğinde başka bir insana da bulaşabilmektedir ve herhangi bir popülasyonda (hastane veya toplum) antibiyotik tüketiminin yüksek olması bakterilerin bu şekilde bulaşmasını büyük oranda destekler.
Çoklu ilaç direnci, bir mikroorganizmanın birden fazla antimikrobiyale karşı direnç göstermesi anlamına gelmektedir.
Çoklu ilaç direnci, sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonlardan sorumlu bakteriler, besin ve suyla bulaşan enfeksiyonlardan sorumlu mikroorganizmalar, tüberküloz, gonore ve HIV gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklardan sorumlu mikroorganizmalar dahil olmak üzere tüm mikroorganizmalarda gelişebilir.
Çoklu ilaç dirençli mikroorganizmalarla mücadele etmenin yolu, bu mikroorganizmaların enfekte ettiği hastaların tedavisi için mevcut (eğer varsa) sınırlı sayıdaki tüm opsiyonların kullanılmasıdır.
Çoklu ilaç dirençli yaygın bakteri örnekleri şunlardır:
Metisilin-dirençli
Staphylococcus aureus (MRSA)
Vankomisin-dirençli enterokok (VRE)
Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üreten
Enterobacteriaceae türleri (
Escherichia coli ve
Klebsiella pneumoniae gibi)
Çoklu ilaç dirençli
peudomonas aeruginosa
Clostridium difficile
Ülkemizde mevcut olan antibiyotik direnç oranları ile ilgili Hitit projesi kapsamında elde edilen veriler grafikler halinde sunulmaktadır.

Antimikrobiyal direnç oluşumunun iki majör sebebi vardır. Bunlardan biri antimikrobiyal kullanımıdır ve mikroorganizmalar üzerinde ekolojik baskı uygulayarak popülasyonlardaki antimikrobiyal dirençli mikroorganizmaların ortaya çıkmasına ve ayıklanmasına yardımcı olur. Diğeri de antimikrobiyal dirençli mikroorganizmaların insanlar, hayvanlar ve çevre arasında yayılması ve çapraz bulaşmasıdır.
Bu nedenlerle antimikrobiyal direncin yönetilmesi, kontrolü ve önlenmesi için iki ana faaliyet alanı vardır. Bunlardan biri akılcı antimikrobiyal kullanımıdır (yani sadece ihtiyaç duyulduğunda, doğru dozda, doğru doz aralığında ve doğru zaman aralıklarında). Diğeri ise
antimikrobiyal dirençli mikroorganizmaların çapraz bulaşmasını kontrol etmek için enfeksiyon kontrolüne yönelik el hijyeni, hastaların izlenmesi ve izole edilmesi gibi hijyenik önlemlerin alınması ve aşı uygulamalarıdır.
AB'deki antimikrobiyal direnç yükünün bir kısmı gıda üreten hayvanlarda kullanılan antimikrobiyallerden kaynaklanmaktadır.
Hayvanlarda görülen bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde ve önlenmesinde kullanılan antibiyotikler, insanlarda kullanılan antibiyotikler ile aynı kimyasal grupta yer almaktadır. Bu nedenle hayvanlar, aynı zamanda insan enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan antibiyotiklere karşı dirençli olan bakteriler taşıyabilirler.
Salmonella ve Campylobacter gibi belli bakteriler, kontamine gıdaların tüketilmesi ile bulaşır ve diyareye yol açar.
Hayvanlar, antibiyotiğe maruz kaldıklarında, gıda yoluyla hayvanlardan insanlara bulaşan antimikrobiyal dirençli
Salmonella ve Campylobacter taşıyabilirler.
İnsanlar da hayvanlarla doğrudan temas yoluyla antimikrobiyal dirençli bakteriler taşıyabilmektedir. Kimi zaman çiftlik hayvanlarından özellikle domuzlardan izole edilen belli MRSA suşlarında bu durum görülmektedir.
Bununla birlikte, insandaki mikroorganizmalardaki antimikrobiyal direncin majör sebebi insan ilaçlarında, toplumda, hastanelerde ve sağlık bakımına ilişkin diğer ortamlarda antimikrobiyal kullanımıdır.
Birey/hasta düzeyinde:
Antibiyotik kullanımı, insanlardaki normal bakteriyel florayı değiştirir ve bu da çoğu kez antibiyotik dirençli bakterilerin ortaya çıkması ve/ya ayıklanmasının yanı sıra diyare gibi yan etkilerle sonuçlanmaktadır.
Bu dirençli bakteriler, altı aya kadar ve bazen daha uzun süre hayatta kalabilmekte fakat genellikle enfeksiyona yol açmamaktadırlar.
Dirençli bakteri kolonisi ortaya çıkan/taşıyan hastaların genellikle, aynı bakterinin duyarlılık varyantlarının yol açtığı enfeksiyonlara nazaran bu dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyonları geliştirmeleri daha olasıdır.
Antibiyotikler ihtiyaç duyulmadığı takdirde, örn. yaygın soğuk algınlığı veya influenza gibi viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılmamalıdır.
Antibiyotiğe ihtiyaç duyulduğu takdirde (bir tıp doktorunun reçete yazarak karar vermesi halinde), enfeksiyonu en etkili biçimde tedavi etmek ve direncin ortaya çıkma riskini azaltmak için antibiyotikler doğru dozda, doğru doz aralığında ve reçeteye uygun zaman aralıklarında alınarak uygun biçimde kullanılmalıdır.
Antibiyotikler uygun biçimde kullanıldığı halde, bazen bakterilerin doğal adaptif reaksiyonu olarak antibiyotik direnci gelişebilmektedir. Antibiyotik dirençli bakterilerin ortaya çıkması ve gelişmesi durumunda, enfeksiyon taşıyan hastalardan diğer hastalara veya kişilere enfeksiyon bulaşmasını önlemek amacıyla enfeksiyon kontrol tedbirlerinin oluşturulması gerekmektedir.
Popülasyon düzeyinde:
AB'de görülen dirençli bakteri oranlarında ülkeler arasında büyük değişiklikler bulunmaktadır ve çoğunlukla kuzeyden güneye değişim gösteren bu varyasyonlar, Avrupa Antimikrobiyal Direnç Bildirim Sistemi (EARSS) tarafından incelenmektedir. Avrupa Antimikrobiyal Tüketim Sürveyansı (ESAC) projesinden elde edilen verilerle gösterildiği üzere AB'ye üye devletler arasında antibiyotik kullanımında da geniş varyasyonlar bulunmaktadır.
Popülasyon boyutuna göre kontrol edildiğinde, ayakta tedavi edilen hastalar için en fazla antibiyotik kullanan üye devletlerden olan Yunanistan ve Kıbrıs, en az antibiyotik kullanan üye devletlerden Hollanda'ya nazaran yerli halk ve yıl başına yaklaşık üç kat daha fazla antibiyotik kullanmaktadır.
Antibiyotik tüketim seviyeleri ile antibiyotik direnci seviyeleri arasında uyumlu bir korelasyon vardır, yani bir popülasyondaki antibiyotik kullanımı arttıkça, bu popülasyonda görülen enfeksiyonlardan sorumlu bakterilerde antibiyotik direnci o kadar yüksek olacak demektir.
2001/83/EC sayılı Direktif'e ve Üye Devletlerin ulusal mevzuatına dayalı olarak, sistematik olarak (yani lokal olarak değil) kullanılacak antimikrobiyaller genellikle tıp doktoru tarafından yazılmış bir reçetenin sunulması kaydıyla yalnız eczanelerde satılmalıdır. Buna rağmen, halen bazı Üye Devletler'de antimikrobiyallerin reçetesiz satışına devam edilmektedir.
Ekim 2008 itibariyle, İngiltere'de asemptomatik olan fakat genital Klamidya enfeksiyonu teşhis edilen hastaların eczacılardan (reçetesiz olarak) eksiksiz bir tedavi kürü sunan azitromisin adlı antibiyotiği tek doz halinde temin etmeleri mümkün hale gelmiştir. Sistemik antibiyotiklerin reçetesiz satılabildiği tek istisnai durum budur.
Bazı ülkelerde, ayakta tedavi edilen hastalar için antibiyotik kullanımında ve genellikle ayakta tedavi edilen hastalarda ortaya çıkan enfeksiyonlardan sorumlu olan bakterilerdeki antibiyotik direncinde azalma eğilimleri görülmektedir.
Yakın geçmişte Üye Devletlerden altısı (yani Fransa, Belçika, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve İsveç) ayakta tedavi edilen hastalar için antibiyotik kullanımındaki azalma eğilimlerini rapor etmiştir.
Bu azalma, Fransa ve Belçika'da akılcı antibiyotik kullanımını sağlamak üzere ülke çapında ulusal bir eyleme ön ayak oldu ve toplum bilinci oluşturmak için yılda bir kez düzenlenen kampanya da bu eylem planında yerini aldı.
Ulusal verilerin yanı sıra EARSS 2007 Yıllık Raporunda, genellikle ayakta tedavi edilen hastalarda ve özellikle çocuklarda ortaya çıkan enfeksiyonlardan sorumlu bir bakteri olan Streptococcus pneumonia ’ da direncin azalmakta olduğunu bildirildi.
AB'ye Üye bazı Devletlerden elde edilen bu olumlu deneyimler, antibiyotiklerin ihtiyaç duyulmadığı durumlarda, örneğin soğuk algınlığı veya influenza gibi viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılmasını azaltma amacına yönelik bir kampanya olan Avrupa Antibiyotik Farkındalık Gününün arka planını oluşturmuştur.
Bazı ülkelerde, dirençte görülen azalma eğilimleri, sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonlardan sorumlu tek mikroorganizma olarak adlandırılan MRSA için incelenmektedir.
EARSS 2007 Yıllık Raporunda, üye devletlerden yedisinin dolaşım sistemi enfeksiyonlarından kaynaklı S. aureus’lar arasında yer alan MRSA'nın yüzdesinde önemli oranda azalma olduğu bildirildi.
Bunun sebebi, örneğin Slovenya, Fransa ve İngiltere'den elde edilen ulusal verilerin de gösterdiği üzere, bu ülkelerdeki hastanelerde uygulanan enfeksiyon kontrolü, el hijyeni ve antibiyotik politikası ile ilgili çabaların arttırılmasıdır.
Umut verici bu deneyimlere rağmen, üye devletlerin çoğunluğunda özellikle S. aureus (MRSA),
Escherichia coli,
Klebsiella pneumoniae ve
peudomonas aeruginosa gibi yaygın bakterilerdeki antimikrobiyal direnç halen yüksektir veya artış göstermektedir.
Buna ek olarak, çok sayıda antibiyotik grubuna karşı tamamen veya neredeyse tamamen dirençli bakterilerden kaynaklı enfeksiyon vakaları AB'de halen görülmektedir. Karbapenemaz (KPC) üreten
Enterobacteriaceae türleri (çoğunlukla
Klebsiella pneumoniaei) ve çoklu ilaç dirençli Acinetobacter bu türden bakteri örnekleridir. Bu tür hastaların tedavi edilmesinde tercih edilebilecek akılcı bir antibiyotik tedavisi mevcut değildir ve tedavi çoğunlukla kolistin gibi eski ve toksik antibiyotiklere dayanmaktadır.
Bu yeni eğilim endişe uyandırmaktadır. Çünkü yürütülen araştırma-geliştirme çalışmalarına göre bu bakterilere karşı potansiyel olarak aktivite gösterebilecek ve önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde piyasaya sürülebilecek çok az sayıda bileşen mevcuttur.
Modern tedaviler, bir komplikasyonun ortaya çıkması halinde veya herhangi bir enfeksiyon profilaksisi için etkili olan antibiyotiklerin kullanılabilirliğine dayanmaktadır. Etkili antibiyotikler olmadan yoğun bakım, organ nakli, kanser kemoterapisi, preterm bebeklerin bakımı veya kalça ya da diz protezi ameliyatı gibi yaygın cerrahi işlemlerin uygulanması bile mümkün olmamaktadır.

Antimikrobiyal dirençli mikroorganizmaların tedaviye cevap vermemesi nedeniyle, bu mikroorganizmaların yol açtığı enfeksiyonlar, uzamış hastalıklar, hastanede uzun süreli yatma ve buna bağlı daha yüksek ölüm riskleri ile sonuçlanmaktadır. 2000/96/EC sayılı Komisyon Kararı'nda listelenen tüm bulaşıcı hastalıklar (nozokomiyal enfeksiyonlar dahil) arasındaki toplam antimikrobiyal direnç yükü henüz bilinmemektedir. Ön tahminlere göre, çoklu ilaç dirençli en yaygın bakterilerin neden olduğu hastane kökenli enfeksiyonlarla olan ölümlerin, hastane kökenli tüm enfeksiyonlarla olan ölümlere oranı 1/2 :1/3 şeklindedir Antimikrobiyal direnci dünya çapında bir problemdir.
Gelişmekte olan ülkelerde doğru antibiyotik tedavisinden yoksun olan insanların hayatlarını kaybetmeleri ve uygunsuz kullanımdan kaynaklı antibiyotik direnci her kıtada endişe yaratmaya devam ediyor;
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ülkelerin antibiyotik direncini izlemek ve müdahalede bulunmaya yönelik (örneğin, antibiyotiklerin yalnız reçete ile satın alınmasını sağlamak) sistemler oluşturmasına yardımcı olmak için global strateji ve kılavuzlar yayınlamıştır.
Antimikrobiyal direncin yüksek olduğu ülkelere seyahatte bulundukları esnada hastane bakımına ihtiyaç duyan ve akabinde ülkesine geri gönderilen yolcular, dirençli bakteriler tarafından kolonize olmuş biçimde ve hatta çoklu ilaç dirençli bakteriler tarafından enfekte olmuş şekilde geri dönebilirler.
REÇETE YAZAN PRATİSYEN HEKİMLER İÇİN BİLGİLER:
Artan antibiyotik direnci günümüzde ve gelecekte antibiyotiklerin etkinliğini tehdit etmektedir.
Antibiyotik direnci Avrupa'da giderek artan ciddi bir halk sağlığı sorunudur.
Antibiyotik dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyon sayısı artarken, yeni antibiyotiklerin geliştirilmesi için yapılan hazırlıklar gelecek vaat etmemektedir. Yani antibiyotik tedavisinin gelecekteki etkinliği umutsuz görünmektedir.
Antibiyotiğe karşı dirençli bakterilerdeki artış, temel sağlık bakımı uygulanan hastalarda, sınırlı ve uygun antibiyotik kullanımının teşvik edilmesiyle önlenebilir.
Antibiyotik direncinin ortaya çıkması, antibiyotiğe maruz kalmakla ilişkilidir. Bir populasyonda antibiyotiklerin nasıl tüketildiğinin yanı sıra tüketilen toplam antibiyotik miktarının da antibiyotik direnci üzerinde etkisi vardır.
Avrupa'daki bazı ülkelerin elde ettiği deneyimler, ayakta tedavi edilen hastalar için reçete edilen antibiyotik miktarındaki azalmanın antibiyotik direncinde aynı oranda azalma ile sonuçlandığını göstermiştir.
Birinci basamak tedavi hizmetlerinde tüm antibiyotik reçetelerinin yaklaşık %80 ile %90'ının solunum yolu enfeksiyonları için düzenlendiğini gösterilmiştir.
Birçok solunum yolu enfeksiyonu vakasında antibiyotiklerin gerekli olmadığına ve hastanın bağışıklık sisteminin basit enfeksiyonlarla mücadele edebilecek yeterlikte olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur.
Örneğin ciddi oranda şiddetlenen KOAH gibi belirli risk faktörleri taşıyan ve tükürük salgısında artış görülen hastalar için antibiyotik reçete edilmesi gereklidir.
Birinci basamak tedavi hizmetlerinde gereksiz antibiyotik reçete edilmesi karmaşık bir fenomen olmakla birlikte daha çok semptomların, tanı belirsizliğinin ve algılanan hasta beklentilerinin yanlış yorumlanması gibi faktörlerle ilişkilidir.
Hastalarla iletişim kurmak çok önemlidir
Araştırmalar, birinci basamak tedavi hizmetlerinin yürütüldüğü ortamlardaki hasta memnuniyetinin antibiyotik reçetesi verilmesinden ziyade daha çok etkili iletişime bağlı olduğunu ve üst solunum yolu enfeksiyonları için yazılan antibiyotiklerin, hastanın yeniden başvuru oranını düşürmediğini göstermiştir.
Doktorların hastalarına verdikleri tıbbi bilgiler ve tavsiyeler, hastanın hastalık süreçlerini doğru algılamasını, beklentilerinin değişmesini ve antibiyotik isteğini etkilemektedir.
Reçete yazan pratisyen hekimlerin, hastalarına antibiyotik yazmak yerine danışmanlık hizmeti vermeleri daha fazla zaman almayacaktır. Araştırmalar, yüksek oranda hasta memnuniyetini sağlarken bunun ortalama aynı danışmanlık süresi içerisinde yapılabileceğini göstermiştir.